ARŞ. GÖR. SIDDIK AĞÇOBAN
İlahiyat Fakültesi
SIDDIK AĞÇOBAN

SIDDIK AĞÇOBAN
Ünvan
ARŞ. GÖR.
Yabancı Diller
  • ARAPÇA İNGİLİZCE
Uzmanlık Alanları
  • DİN SOSYOLOJİSİ
İlgi Alanları
  • DİN TOPLUM
Eposta
  • s.agcoban@klu.edu.tr
Lise
DOĞANŞEHİR İMAM HATİP LİSESİ

Mezuniyet: 2002

Lisans
ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Mezuniyet: 2006

Yüksek Lisans
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Mezuniyet: 2013

Doktora
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Mezuniyet: 0000

Araştırma Görevlisi
KIRKLARELİ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Başlama: 2014

İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Kurum İçi Değerlendirme Raportörlüğü
  • Başlama: 04/05/2016

Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Fakülte BYS sistem sorumluluğu
  • Başlama: 08/07/2014

Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Erasmus Değişim programı Felsefe ve Din Bilimleri bölüm koordinatörlük yardımcılığı
  • Başlama: 25/03/2014

Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Bologna Felsefe ve Din Bilimleri bölüm koordinatörlük yardımcılığı
  • Başlama: 25/03/2014

Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Fakülte resmi WEB geliştirme ve güncelleştirme
  • Başlama: 21/03/2014

Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
  • Görev: Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mevlana değişim Programı Felsefe ve Din Bilimleri bölüm koordinatörlük yardımcılığı
  • Başlama: 28/02/2014

Ulusal Hakemli Dergilerdeki Yayınlar

GELENEK VE MODERNİZM BAĞLAMINDA İSLAM

19.yy  Avrupa  aydınlanmasının  bütün  dünyada  düşünce  ve  yaşam  alanlarını  etkilemesine  modernizm  adı  verilmektedir.  Modernizmin  en  temel  özelliği  bilimde  akılcılığı,  yaşamda  ise  din dışılığı  (profan)esas  almasıdır.  Bu  yaşam  ve  düşünce  tarzının  getirileri  ilk  olarak  gelenek  dedi-ğimiz eski yaşam ve inanış şekillerini eleştiriye açtı. Bir süre kendini savunan geleneksel değerler birer birer yenilgi bayrağını çekince modernizmin başta kutsal algısına dayalı dini düşünceyi ve  gelenekleri  kaldırıp  yerine  kendi  değerlerini  yerleştireceği  öngörülmeye  başlandı.  Ancak modernlik  bütün  çabalarına  rağmen  “kutsal”ı  öldürmeyi  başaramayınca  geleneklerin  birçoğu evrilerek yeni hayata uyum sağladı.Değişime doğal olarak bir süre direnen İslam de medeniyeti modernizmin zorlayıcı tutumundan daha fazla müstağni kalamadı ve yeni dünya da kendine özgü yeni değerler üretme yoluna gitti. Modernleşmeyi Avrupalılaşmaktan ayırarak bir yandan özgün değerlerini korumak isterken diğer yandan çağa ayak uydurmanın yolarını aramaya başladı. İslam medeniyetinin “eski” ile “yeni”yi nasıl örtüştüreceğinin  yollarını aradığı bu  süreçte henüz  yolun  sonuna ulaştığı  ve sonuçlar üzerinde fikir birliği sağlandığı söylenemez.

Ahmet Faruk KILIÇ, Sıddık AĞÇOBAN

KADIN VE ÇOCUKLARA VERİLEN HİZMETLER AÇISINDAN CAMİLER

Türkiye’de ibadet yerleri deyince akla ilk camiler gelir. Kadın, erkek ve çocuklar bu ibadet yerlerinden eşit şekilde yararlanma hakkına sahiptir. Ancak kadın ve çocukların erkekler kadar hizmet aldığı söylenemez. Onların bu anlamda camilerde iyileştirilmesini istedikleri ve eklenmesini bekledikleri hizmetler vardır. Özellikle kadınlar erkek üstünlüğüne dayalı anlayıştan ve camilerdeki hizmetlerin de bu minvalde gelişmesinden rahatsız olmaktadırlar. Kadınların çoğunluğuna göre camilerdeki bu hizmetlerin eksikliği dinden değil büyük oranda kültürden kaynaklanmaktadır.

A. Faruk KILIÇ - Sıddık AĞÇOBAN

“Geçmişten Geleceğe Ahlak Sempozyumu”

Sıddık AĞÇOBAN[*]

Ahlak kavramı soyut ve değişken içeriğe sahip bir kavramdır. Topluma ve zamana göre değişiklik gösterir. Bundan dolayı net ve kapsayıcı bir tanımının yapılması zor olmaktadır. Bartın Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Ahlâkı, “genellikle insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle yaptığı iradeli davranışlar bütünü” olarak tanımlıyor. Fakülte bu tanımdan hareketle çıkarın, para ve tüketimin öne çıkmasını, güçlünün önemsenmeye başlamasını ahlaki düzlemde sorunsallaştırıyor. Genetik uygulamalar, aynı cinsle evlilik, uluslararası savaş ve terörün, ahlak kavramını sorgulatabileceği düşüncesi sempozyumun amaçlarından birini oluşturuyor. “Din”e yaklaşım parametrelerini iman, ibadet ve ahlak üzerinden okumayı deneyen sempozyum küresel bir ahlakın imkanını sorgulamayı da amaçlıyor.

Bu amaçlar doğrultusunda Bartın Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi tarafından düzenlenen “Geçmişten Geleceğe Ahlâk Sempozyumu”  13-14 Mayıs 2015 tarihleri arasında Bartın’da gerçekleştirildi. Protokol konuşmalarıyla başlayan sempozyum biri değerlendirme oturumu olmak üzere 8 oturumda toplam 42 bildiriden 34 tanesinin sunulmasıyla tamamlandı. Oturum üst başlıkları sırasıyla; Din ve Ahlâk, Felsefe ve Ahlâk, Ahlâk Tasavvurları, Dinlerde ve Ailede Ahlâk, İslam ve Ahlâk, Sanattan Turizme Ahlâk, Modernite ve Ahlâk olarak belirlenmişti. Bildiri metinlerinin fazla olmasından dolayı bu yazıda tüm bildirilerin sırasıyla ve tek tek incelenmemiş, tasviri bir tanıtım yerine ortak noktaların birleştirilmesine yönelik kategorik tanımlama yöntemi kullanılmıştır. Bu kapsamda bazı bildirilere doğrudan bazılarına ise dolaylı olarak atıf yapılmıştır. Sempozyumda aktif olarak sunulan metinlerin tamamının içeriğine değinmeye özen gösterilmiştir. Sempozyumda “ahlak” kavramına dini metinler, tarihsel&kültürel süreçler, tarihi kişilikler, felsefi temeller, aile yapıları ve deneysel sonuçlar açısından yaklaşılmıştır.

İslam dinine ait metinleri esas alan yaklaşımlar doğal olarak Kur’an ve Sünnet üzerinden ideal bir ahlak formu öneriyorlar. İdeal olanla günümüz arasındaki açıklık ise olumsuz bir kırılma olarak ifade ediliyor. Sempozyumda buna uygun olarak belli ayet ve Hadislere sık sık atıf yapıldı. En çok atıf yapılan ayet “sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin (68/el-kalem/4)” ayetiydi. Doç. Dr. İbrahim Kutluay tebliğini “Namazı doğru kıl, muhakkak ki namaz kötülüklerden alıkoyar. (29/Ankebut/45) ayetinden yola çıkarak “doğru namaz ahlakı güzelleştirir”  teması üzerinden ele aldı. Tebliğde örnekler Hz Peygamber üzerinden somutlaştırıldı. Prof. Dr. Davut Aydüz ise “ahlak suresi” olarak tanımlanan Hucurat Suresi’nden yola çıkarak gıybet, hakir görme, üstünlük tutkusu, asılsız haber yayma, iyiliği başa kakma gibi ahlaki dayalı bazı kuvramların kapsayıcılığına değindi. Aydüz, Kuran’da doğrudan Hz Peygamberi muhatap alan buna benzer ahlaki ilkelerin günümüzde yaşayan Müslümanlar için de geçerli olacağı düşüncesindeydi. Sünnet bağlamında en çok atıf yapılan sözler ise Hz Peygambere atfen “ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” sözü ile Hz Aişe’ye atfen “O’nun -Hz Peygamberin- ahlakı Kur’andı” sözü oldu.

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım, tebliğinde bazı “usûl hatalarının ibadet-ahlâk ilişkisine olumsuz etkileri” olduğundan bahsetti. Yıldırım burada alışılmışın dışında bir metot önerisinde bulundu. Ahlaklı olmanın ibadetin kabul olma şartlarına, gıybetin orucu bozan şeylere eklenmesi önerisi bu metodun uygulama örnekleri olarak verildi. Yıldırım’ın “neden bunu başaramıyoruz” sorusuna oturum başkanından “ekonomik kaygılar ve gelecek beklentisinin orijinal sözleri engellediğinden olabilir” cevabı geldi.

Sempozyumda sunumların büyük kısmı konuya tarihsel süreçler ve kültürel yapılar içerisinde yaklaşmayı denedi. Bu bildirilerde ana tema Ehl-i Kitap dinleri, Osmanlı dönemi, günümüz şartları, bazı tarihi şahsiyetler, aile yapısındaki değişmeler üzerine odaklanıyordu.

Hıristiyan ve Yahudilik dinine ait metinleri esas alan iki tebliğin konuları ise Yahudilik’te cinsel ahlak ve Hıristiyan ahlakında On Emir’in anlaşılması olarak belirlenmişti. Yrd. Doç. Dr. Cihat Şeker Yahudilik’te cinsel ahlakın kadına yönelik olumsuz bakışa dayandığını belirtirken Arş. Gör. Şahin Kızılabdullah geleneksel Hıristiyan metinlerinden elde ettiği bilgileri gerçek toplumdaki karşılıklarına değinmeden olduğu gibi aktarmayı denedi.

Prof. Dr. İsmail Erdoğan’ın sunumunu tarihsel süreçler içinde değerlendirmek yanlış olmasa gerek. Erdoğan Divânu Lugati’t-Türk adlı eserdeki ahlâki kavramların karşılıklarını ele aldı. Buna göre bazı kelimelerin karşılıkları şöyle; Ahlak: yorık, kılınç, kılk, tadu, güzel ahlak: edgü kılınç, tevazu: kotkı, tüzün, amul, sun, yinçge, şecaat: kezik, merhamet: kavdırmak, affetmek: keçürmek, aç gözlülük: suk, alay etmek: yaltga, kusur araştırma: edleşti…

Doç. Dr. İrfan Görkaş ve Yrd. Doç. Gülsüm Pehlivan Ağırakça tarafından sunulan iki ayrı tebliğ meşrutiyet dönemini ve Tanzimatt’an sonrasını konu alıyordu. Görkaş, “Meşrutiyet Dönemi Osmanlı’da Bir Felsefe-Din Uzlaşması Olarak ‘Dinî Ahlâk’tan bahsederken “dini ahlak” ve “felsefi ahlak” ayrımı yapıyor. Ona göre İslam geleneğinin merkezinde eskiden beri Kur’an Sünnet merkezli “dini ahlak” vardı. Bir de Tanzimat döneminde buna Batı’dan gelen “felsefi ahlak” eklendi. Dini ahlak, insani melekeleri (hulk) ifade ederken bunun dışarı vurumu da vazife ahlakı olarak tanımlandı. Ağırakça ise Tanzimat’tan sonra ahlak tanımında seküler bir ayrımın başladığını ve bunun eğitime de yansıdığını görüşünü paylaşıyor. Ona göre Tanzimat’tan önce din ve ahlak ayrılmazken Tanzimat’tan sonra “dini ahlak”ın merkeziliğine rağmen dünyevi ahlakta ayrılma ve Batılı tarz bir anlam kazanma başlıyor. Buna bağlı olarak ahlak dersleri, din derslerinden ayrılmaya başlıyor ve 2. Meşrutiyet’ten sonra bu ayrım iyice netleşiyor. Bunu milli söyleme dayalı bir ahlak anlayışı ve iyi insanla birlikte iyi vatandaş öğretileri takip ediyor.

Sempozyumdaki bildirileri yerel tarihsel bir süreç içerisinde okumayı denerken Tanzimat’tan günümüze sıçrama yapıyoruz. Ahlakı günümüz şartlarında ele almayı deneyen tebliğler anahtar kavramlarını modern, postmodern, tüketim kavramlarından seçiyor. BU tebliğlerde temel yargı, bu üç kavramın temsil ettiği yaşam tarzının geleneksel yaşam standartlarını parçaladığı şeklinde olumsuz bir temaya dayanıyordu. Geleneksel olanın günümüz şartlarında asıl yapısına uygun olarak yeniden inşası için önerilen formüller vardı. Birincisi,  İsmail Raci Faruki örneğinden yola çıkarak iman, ahlak, amel üçlüsünü yeniden yapılandırıp bu değerleri mutlak varlıkla irtibatlandırmayı öneriyordu. İkincisi; bilgi, varlık ve ahlak arasındaki kopuşun krize neden olduğu düşüncesinden yola çıkıyor ve bunun postmodern ahlakın ürettiği “rölatif ahlak” kriziyle ilişkisini kurmayı deniyordu. Krizden çıkış yolu olarak ise dine yeni atıflarla dini de içine alacak bir ahlak önerisi sunuyordu. Üçüncüsü ise tüketim üzerinden oluşan bir ahlaki krize dikkat çekiyor ve tüketimin günümüz dünyasının ahlakı haline geldiğini belirtiyordu. Tüketimcilik paradigmasının bize ait olmayan bir kültürü dayattığı vurgulanan tebliğde tüketim, kapitalizmin seküler bir tezahürü olarak ele alındı. “Postmodern Toplumda Ahlâkın Yeniden İnşası Bir Panoptikon Çözümlemesi” adlı tebliğde ise bir kriz durumundan ziyade bir değişimin izleri yakalanmaya çalışıldı. Tebliğci burada gözetim ve takip sistemlerindeki aşırı gelişmişliğin “geleneksel gözetim ahlakı” anlayışında meydana getirdiği değişimi “Panoptikon” kavramı üzerinden okumayı denedi.

Yukarıda bildirilerin bir kısmında bazı tarihi kişiliklerin konu alındığını belirtmiştik. Bu tarihi şahsiyetler Nasîreddin Tûsî, Erol Güngör, Mehmet Akif Ersoy olmak üzere üç kişiydi. Ebü’l-Ferec El-Cevzî ise sadece bildiri kitabında yer alacak şekilde sempozyuma dahil oldu. Prof. Dr. Abdulvahap Taştan, Nasirettin Tusi’nin Ahlak-ı Nasiri (13. Yy.) adlı eserindeki görüşlerini Lipson’un görüşleriyle harmanlayıp yeniden sunarken tarihimizdeki şahsiyetlerin toplumu okuma becerilerine özellikle vurgu yapıyordu.  Doç. Dr. İhsan Çapcıoğlu, “Erol Güngör Düşüncesinde Ahlakın Temellendirilmesi ve Sosyal Ahlâk” adlı bildirisine değerler eğitimi vurgusu ile başlıyor.  Çapcıoğlu’nun değerlendirmesine göre Erol Güngör’de ahlak, dinin mayaladığı bir yaşam tarzı ve kültürel bir olgudur. Ahlakın kaynağı din, konusu insan davranışları, gayesi ise bir arada yaşamaktır. Ahlak sosyal ilişkileri belirleyen bir ölçüdür. Ahlak olmadan kişiler nasıl yaşayacağını yani uyumlu yaşamayı bilmez. Bundan dolayı nasıl ki suyun bulunduğu yerde hayat varsa insanın bulunduğu yerde de ahlak olmalıdır.  Güngör’e göre şahsiyet gelişimi biyolojik etki ve sosyal çevrenin altında oluşur. İyi ahlak kaideleri ise ağırlıklı olarak sosyal çevrede öğrenilir.

Sempozyuma konu olan bir diğer tarihi şahsiyet ise Mehmet Akif Ersoy’du. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Necip Yılmaz’ın, Ersoy’un ahlak anlayışına marifet ve fazilet ilişkisi bağlamında yaklaştığı tebliğine göre M. Akif’in teori-pratik bütünlüğünün kaynağı İslam ahlakıdır. Ersoy’un marifet anlayışı bizde pozitif bilimin yanlış uygulanmasına karşı pratik bir çözüm önermektedir. Yılmaz, tebliğini M. Akif’in filminin çekilmesi gerektiğini söyleyerek bitirdi.

Sempozyumda sunulan bildirilerin bir kısmı da felsefi temelleri esas alarak ahlak kavramına yaklaşmayı deniyordu. Konu; Maturidi ahlakı, İslam ahlâk felsefesi, dinsel hakikat ve ahlâk tasavvuru, dinlerarası ve diniçi ortak ahlâkın imkanı, mesleki ahlâk, sanatın ahlâkiliği, İslam hukuku ve ahlâk gibi geniş bir yelpazede ele alındı. Bu bildirilerin ortak tarafı ahlak kavramını okumak için kullandıkları ikili çözümleme yöntemiydi. Bu bildirilerde ahlakla etik, ahlakla ahlakçılık, teorik ahlakla pratik ahlak, geleneksel ahlakla pazar ahlakı, bireysel ahlakla toplumsal ahlak birbirinden farklı olarak ele alındı.

Prof. Dr. Mehmet Evkuran ahlakla ahlakçılık; Doç. Dr. Bekir Zakir Çoban ise teorik ahlakla pratik ahlak arasındaki ayrımı diyalektik bir yapı üzerine oturtmaya çalıştılar. Evkuran ahlak geriledikçe ‘ahlakçılık’ın ilerlediğini ve ahlaki tıkanıklığa yol açtığını belirtirken bunu önlemenin yolunun “bireysel kimlileri kolektif kimliklerin yerine geçirmek” olduğunu ileri sürdü. Evkuran’a göre kolektif kimlikler yükseldikçe ahlakilik azalıyor. Çoban ise pratik ahlak geriledikçe teorik ahlakın geliştiğini ve bunun da çifte standartlara ve kötülüğü meşrulaştırmaya yol açtığını ifade etti. “Zamanın kötü olduğu düşüncesini” eleştiren Çoban bu durumun an’ın ıskalanmasına sebep olduğuna ve iyi ahlakın “şu an” üretilmesi gerektiğine dikkat çekti. Çoban’ın “an”a yönelik yaklaşımı Prof. Dr. Celal Türer’in başka bir oturumda yaptığı müzakereye uygun düşmektedir. Türer’e göre “ne yapmalıyız?” sorusu ahlaki bir sorudur. Ahlak ise şimdi, burada olandır ve reel karşılıkları vardır. Dolayısıyla hakikat de “şimdi”de aranmalıdır. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kesgin de endüstriyel siyasete dayalı ahlakın geleneksel ahlakı tahrip ettiğini belirterek iki kavram arasındaki ilişkiyi “çelişki” zemininde okumayı denedi.

Bildirilerden bir kısmı ise Ahlak kavramına çift tanımlı bir metotla yaklaşıyordu. Bu bildirilerde ahlakla etik, bireysel ahlakla toplumsal ahlak arasında ayrım yapılırken bunların birbirleriyle çelişmediği, farklı boşlukları doldurduğu vurgulanıyordu.

Doç. Dr. Ömer Bozkurt ahlakla felsefi etiği karşılaştırırken şu noktaya dikkat çekti: Ona göre bu iki kavram birbiriyle çelişmez ama etik kavramının özündeki “yabancılık” İslam ahlak felsefesinde özgünlük sorununa yol açabilir. Yrd. Doç. Dr. Zeki Yaka ise ahlakın hukukun temeli olduğu düşüncesinden hareket etti. Ona göre ahlaktan uzaklaştıkça hapishaneler artmaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Engin Erdem de ikili çözümleme metoduna uygun olarak “doğal yasa teorisi ve Maturidi ahlakı” arasındaki kurmaya çalıştığı olumlu ilişkiyi Maturidi ahlak felsefesinin temel sorusuna dayandırdı. Buna göre tanrı evreni neden yarattı? Sorusunun Maturidi düşüncesindeki cevabı, “Tanrı evreni, evrenin varlığını sürdürmek için yaratmıştır” ilkesiyle başlar. Erdem, doğal yasa teorisi ile evrenin devamının hikmete uygun yaratılışı arasında paralellik kuruyor.

Sempozyumda üç tebliğ ise konuya aile bağlamında yaklaştı. Yrd. Doç. Dr. Yıldız Kızılabdullah sık sık Piaget’a atıf yaptığı bildirisinde ahlak öğretiminde ailenin rolünü ve önemini konu aldı. Doç. Dr. Faik Elekberov “Milli Ahlâkın Oluşmasında Aile Felsefesi’nin Rolü”nü ele alırken ahlak üretiminde ailenin merkezi konumuna dikkat çekiyor ve iyi ahlakın dini öğretilerden önce aile öğretilerine dayandığını düşüncesini paylaşıyor.  Ebru Subaşı’nın sunumuna göre ise geleneksel aileden modern aileye geldikçe ahlaki ilkeler yozlaşıyor. Subaşı bu yozlaşmayı “çözülme” kavramıyla destekleyerek anlatıyor.

Sempozyumda konuya ampirik sonuçlara göre yaklaşan tebliğler de vardı. “Bebeklerde Ahlâki Bilinç Mümkün mü?” adlı tebliğ ile “Paul Bloom ve Evrimsel Bir Rastlantı Olarak Ahlâk” adlı tebliğ, ahlakın kaynağını bulmak amacıyla bebekler üzerinde yapılan deneyleri konu aldı. Buna göre bebeklerde tıpkı tabiat kuralarının varlığı gibi ahlak kuraları da bulunur. Yani bebekler iyiyi kötüyü doğuştan gelen bir yetenekle ayırt eder. Deneysel sonuçların ele alındığı tebliğlerden biri de “Sosyal Medya ve Din - Facebook Örnekleminde Dini İçerikli Paylaşımlar Üzerine Bir Değerlendirme” adlı çalışmaydı. 149 İlahiyat Fakültesi öğrencisi üzerinde yapılan çalışmada sosyal medya kullanımındaki artışın başta asılsız haber yayma gibi bazı ahlaki ilkelerde kırılmalara yol açtığı ifade ediliyordu. Çocuklar üzerinde yapılan deneylerle ilgili olarak oturum değerlendirmesinde Prof. Dr. Celal Türer çocuklardaki ahlakın varlığının sadece kaynağa yönelik olacağını, yaptırıma yönelik olamayacağını belirterek aradaki ayrıma dikkat çekti.

Genel hatlarıyla bu içeriğe sahip olan sempozyumda şimdi de kısaca kullanılan dile ve düşünce yöntemlerine değinelim; sempozyumda kullanılan dilin sık sık iki yöne kaydığı görülüyor. Birincisi, ahlakın zirveden başlatılıp mükemmel iyiden kötüye doğru giden lineer bir çizginin takip edilmesi, diğeri ise Doğu-Batı karşıtlığında şekillenen savunma dili… Bu durumun bir paradigma sorunu olarak okunması yanlış olmasa gerek.

Kur’an ve Sünnet’i birlikte ele alarak ideal bir ahlak önerisi oluşturmak isteyen yaklaşımların temel çıkış noktası ahlakta bir zirve nokta belirlemek oluyor. Zirve nokta Hz Peygamberin ahlakının temsil edildiği noktadır ki bu Kur’an’da belirtilen ideal noktadır ve bunu bizzat O’ndan başka kimse temsil edememiştir. Genel ahlaki gelişmişlik durumu ise sürekli zirveden aşağı inen bir seyir takip eder. Bu durum ahlakın giderek bozulduğunu anlatmaktadır. Bu yaklaşım tarzı sempozyumdaki tebliğlerin geneline hâkimdi. Doç. Dr. Bekir Zakir Çoban’ın tırnak arası eleştirdiği bu yaklaşımı doğrudan eleştiren bir tebliğ de sunuldu. Doç. Dr. Erdoğan Baş, “Kur'an'da Güzel İnsan Modeli” adlı tebliğinde “ahlakta sürekli kötüye gidiş” söylemine katılmadığını belirterek “iyi bir gelecek mümkün” iyimserliğini ön plana çıkardı. Baş’a göre ilahiyat eğitiminin artması ve dindar kadınların eğitimindeki yükseliş bu iyiye gidişin birer örneği olarak okunabilir. Ona göre günümüzde Peygamber(ler)den kalan kutsal değerlerin ve ahlakın temsilcileri hocalardır. Burada “hoca” derken genellikle ilahiyat fakültesi hocalarının kastedildiği anlaşılıyor.

Kur’an ve Sünnet temelli ideal ahlak söylemine dayanan bildirilerde Müslüman ahlakının dini meşruiyete dayanması gerektiği fikri üzerinde duruluyordu. Bu fikre göre ahlakın meşruiyet noktası dine dayanmazsa ahlak tartışmalı olur. Burada din, genellikle mutlak bir referans noktası olarak alınırken “din” ile “din yorumu” arasında oluşan kırılma noktaları sorunsallaştırılmıyordu.

Tebliğlerin bir kısmında kullanılan “savunma dili” iki uçlu bir söylem geliştirilmesine yol açıyordu. Uçlardan biri “Batı Karşıtlığı”na çıkarken diğeri “hakikat ve üstünlük” iddialarına dayanıyordu. Buna göre Batı kaynaklı tüketim ve modern-postmodern kültüre dayalı ahlak, İslami ahlakın tersini oluşturuyor ve Müslümanların buna karşı direnmesi gerekir. İslam ahlakı ise dünyada gerçek ahlakı temsil eden yegâne sistemdir. Bu görüşlerin zaman zaman “inanıyoruz üstünüz”, “kendi küremiz bize yeter” gibi ifadeler üzerinden sloganlaştığı oluyordu. Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu oturum müzakeresinde vaaz dili ile bilim dilinin bir birinden ayrılması ve olumsuz dilin azaltılması gerektiğini belirterek bu yaklaşıma eleştirel baktığını ifade etmişti.

Bu yaklaşım tarzı değerlendirme oturumuna da konu oldu. Prof. Dr. Abdulah Özbek “ilahiyatta hakikat anlayışını yerleştiremedik” diye teessüf etmeden önce Prof. Dr. Celal Türer tebliğlerin pek çoğunun hakikat iddiasıyla hareket etmesini eleştirmiştir. Türer’e göre ahlak her daim varolma halini ortay koyduğu için; başkalarının ahlakını değerlendirirken onların ahlak anlayışlarını kendi hakikatlerine göre inşa ettiğini göz ardı etmemek gerekir. Başkalarına ahlaksız demek; sadece kendi ahlakımız açısından ahlaki olmadıklarını ifade etmek anlamına gelir. Ahlakta sağlıklı bir analiz yapabilmek için başkalarının ahlaka ve hakikate nasıl baktıklarını görmeliyiz. Türer’in değerlendirme oturumunda sorduğu “Bir Ortadoğu ülkesinde mi yaşamak istersin Batı ya da Amerika’da mı?” sorusu bazı tebliğlerde ideal ve gerçek ayrımına dikkat çekmeden; Batı’yı acımasızca eleştirenlere biraz da kendimize bakmamız gerektirdiğini ihsas etmektedir.

Sempozyumda ele alınan ve tartışılan konular sempozyumun büyük ölçüde hedefine ulaştığını gösteriyor. Fakat ahlak gibi bir kavramın tek kültür esas alınarak tartışılması sürekli Batı kültürüne atıf yapılan bir bilimsel ortamda eksiklik oluşturuyor. Bu eksiklik aynı konuda her kültürden araştırmacının katılacağı uluslararası bir sempozyumun düzenlenmesiyle giderilebilir.

 

[*] Araştırma Görevlisi, Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Ana Bilimdalı, s.agcoban@klu.edu.tr, s.agcoban@hotmail.com

 

CAMİ VE CEMAATİN İNŞA VE İHYASI[1] (Sempozyum tanıtımı)

SIDDIK AĞÇOBAN

Türkiye 6. Ulusal Din Görevlileri Sempozyumu 25-26 Nisan 2015 tarihlerinde Konya’da yapıldı. Sempozyumda bu yıl cami ve cemaat olgusu “inşa ve ihya” kavramlarıyla ele alındı. 2010 yılından itibaren periyodik olarak düzenlenen sempozyum daha önce “Yaygın Din Eğitimi ve Uygulamaları, Cami Merkezli Din Eğitimi, Cami Merkezli Hayat, Yeniden Yapılanmanın Eşiğinde Kur’an Kursları, Toplumsal Barışa Katkısı Açısından Camiler ve Din Görevlileri” adlarını taşıyan temalarla gerçekleştirildi. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Konya İl Müftülüğü, Konya Büyükşehir Belediyesi ve Yecder tarafından ortaklaşa hazırlanan sempozyum, dokuz oturumda sunulan 42 bildiri ve değerlendirme oturumuyla tamamlandı.

Sempozyumun ana düşüncesi “cami merkezli bir toplum mümkün” fikrine dayanıyor. Buna göre insan ve mabedin tarihsel olarak birlikte var olması toplumların mabetle özdeş bir kimlik geliştirmelerini sağlamıştır. Özellikle Müslüman toplumlarda şehirler cami merkezli kurulur. Bir cami bir şehrin Fatihi haline gelebilir. Cami şehrin bakış açısını etkiler, mesela Selimiye Camii Edirne’nin Fatihidir. Camiler aynı zamanda milli birlik ve bütünlüğün sağlanmasında da önemli bir fonksiyon üstlenmişleridir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) Medine’ye hicret edince ilk olarak bir mescit inşa etmesi bu bağlamda önemli bir olgu olarak düşünülebilir.

Anadolu’da Selçuklularla başlayan ve Osmanlı Devleti ile devam eden “külliye” uygulaması Mescid-i Nebi’nin bir nevi topluma yeniden uyarlanmış halidir. Günümüzde de camilerin eski fonksiyonlarını çağdaş bir uygulama ile toplumumuza aktarmak mümkün gözükmektedir. Günümüz Müslüman toplumlarında camilerin Milli Eğitim sorumluluğunda, yeniden toplumsal eğitimin etkili bir aracına dönüştürülmesi imkân dâhilindedir. Camilerin küreselleşen dünyada klasik din hizmetlerini aşan ve toplumun her kesimine ulaşabilen merkezi bir kurum haline gelmesi bu imkânın geçerliliğini sağlayacaktır.

Din Görevlileri: Sempozyumda üzerinde en çok durulan konu cami görevlileri ve din görevlileri oldu. En dikkat çeken durum ise günümüzde cami görevlilerinin gelişen toplumun bilgi ihtiyacını karşılamada yetersiz kalmalarına yapılan vurguydu. Yani, yapılan araştırmalar imamların hala toplumda dini temsil eden figürler olarak algılandığını gösteriyor. Ama din görevlileri özellikle imamlar bu temsilin içini doldurmakta yetersiz kalabiliyorlar. Hatta günümüzde Kuran’ın içeriğinden tam olarak haberdar olmayan din görevleri bile var. Bundan dolayı artık İmam-Hatip Lisesi mezunları doğrudan imam yapılmak yerine eğitimini geliştirdikten sonra atanmalıdırlar. Din görevlileri formasyon eğitiminin yanı sıra iyi konuşma ve etkili iletişim seminerleri almalı, yaş gruplarına göre sohbet edecek bir donanıma kavuşmalıdır. Bunun için müftülükler bilinçlendirilmeli ve din görevlileri lisansüstü çalışmalara yönlendirilmelidir.

Modern zamanlarda Müslümanların eğitim ve kültür seviyesinin yükselmesi cami görevlilerinin kalitesini zorunlu kılıyor. Bu kalite ise geleneksel din dilini aşan yeni bir din dilini gerektiriyor. Hatibin yumuşak söz söylemesi,  beden dilini etkili kullanması, göz teması kurmadaki becerisi, muhatap kitlenin yaş cinsiyet ve tahsil durumunu dikkate alması din dilinin yenilenmesinde önemli adımları oluşturuyor. Bununla birlikte din görevlisinin dini bir dogma ve dayatma aracı olmaktan kurtarması bir hayat ve dinamizm olarak sunabilmesi gerekiyor. Günümüz gençlerinin ilgi ve algısını okuyabilmesi ve buna göre bir hitap şekli kullanabilmesi öneriliyor. Camilerde imamların Hz. peygamberin anlayışına uygun olarak merhametli olması, güvenilir bir insan portresi çizmesi ve herkese açık olması din görevlisi kimliğini tamamlayıcı özellikler olarak ön plana çıkıyor.

Sempozyumda din görevlilerinin “görevli” psikolojisinden çıkıp “gönüllü” psikolojisi ile hareket etmesinin önemi ayrıca vurgulandı. Bu psikoloji ile imamlar cami cemaati az diye hayıflanmamalı “cemaat bekleme cemaatini yetiştir” anlayışıyla kendi cemaatini artırmalıdır. Yani din görevlileri “devlet memuru” gibi hareket etmemeli din gönüllüsü olduklarını yaşayarak cemaate belli etmelidir. Yani atanmış din görevlisi değil adanmış din görevlisi ruhuyla görev yapmalıdır. Bu anlayışa uygun olarak Habib-i Neccar ve Musab b. Umeyr örneklerinin imamlara rol model olabileceği gelen öneriler arasındaydı.

Sempozyumda din görevlilerinin daha etkili olabilmesi için kurumsal olarak yapılacak iyileştirmeler de ele alındı. Din görevlilerinin ekonomik imkanların iyileştirilmesi bunun başında geliyor. Nitekim bazı yerlerde din görevlilerinin maddi sıkıntılardan dolayı ekonomik kazanç sağlayacak işlerde çalışması durumun ciddiyetini göstermektedir. Ekonomik kaygılarla hareket eden görevlerinin de ciddiyetine zarar vermektedir. İmamların kılık ve kıyafetlerine dikkat etmesi, cemaatle hediyeleşmesi, nafile ibadetlerde öncü olması, camiyi mümkün olduğu kadar açık bırakması öneriler arasında öne çıkmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’de din görevlilerinin yetkinliğini artırmak için kurumsal olarak yürütülen faaliyetler de vardır. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü personelin iletişim becerilerini geliştirmek ve İslam dini hakkında gerekli donanımları kazandırmak için 25 eğitim merkezinde hizmet içi eğitim, kurs ve seminerleri düzenlemektedir. Yine İlahiyat bünyelerinde açılmış İLİTAM programları (Uzaktan İlahiyat), İmam-Hatip müfredatlarının yenilenmesi de buna örnek olarak verilebilir. Bazı müftülüklerde ise imamlarla sabah kahvaltısı eşliğinde sistematik olarak ders etkinlikleri düzenlenmektedir.

Cami Cemaati: Sempozyumda üzerinde en çok durulan ikinci konu cami cemaati oldu. Burada camilerin gerçek imarının, cami cemaatinin imarı ile tamamlanacağı fikri üzerinde durulmuştur. İl müftüsünün konuşmasında Mehmet Akif Ersoy’un “bu memleket nasıl kurtulur?” sorusuna verdiği cevaba atıf yapılması yerinde olmuştur. M. Akif Ersoy bu soruya “Cuma’yı dolduran cemaat sabah namazlarını da doldurursa” cevabını veriştir.

Sempozyumun en önemli noktası cemaat kavramı ele alınırken odak noktanın erkek cemaatten tamamen kopmuş olmasıdır. Yani programda cemaatin ihyası kavramına ağırlıklı olarak kadınlar, çocuklar ve gençler üzerinden yaklaşılmış hatta camilerin yetişkin erkeklere mahsus ibadet yerleri gibi işlemesi sık sık eleştirilmiştir. Camilerin kadın ve çocuklara hizmet verme kapasitelerinin çok zayıf olduğuna değinilmiş, gençlerin camilerle bağlarının kopmuş olması ise olumsuz bir gelişme olarak ele alınmıştır. Sempozyumda sunulan tebliğlerin çoğu bu üç grubu yani kadınlar, gençler ve çocukları caminin doğal cemaati haline getirmenin yollarını önermektedir. Bu önerilerin ortak noktası ise öncelikle zihinlerdeki algıların değişmesi gerektiği üzerinde toplanmaktadır. Yani kadınlar, çocuklar ve gençlerin camilere en az yetişkin erkekler kadar gelmesi, özellikle kadınlarla ilgili yanlış algıların Hz Peygamber’in (sav) uygulamaları örnek alınarak değiştirilmesi gerektiği sıklıkla vurgulanmıştır.

İslam tarihinde, kadının en makbul namazının evindeki namaz olduğuna dair bazı âlimlerin görüşleri bazı kültürel uygulamalarla birleşerek Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarının ve Kur’an ayetlerinin önüne geçmiştir. Böylece kadınların camilere gelmesi uygun görülmediği gibi camilerde kadınlara ibadet etmek için izbe yerler, alt katlar ve rutubetli karanlık mekanlar verilmektedir. Oysa erkeler kadar kadınların da camilerde ibadet etme ve dini eğitim alma hakları dinen sabittir. Günümüzde öncelikle erkeklerin kadın cemaate bakış açısı değiştirilmelidir. Camilerde mahremiyet ölçülerine dikkat etmek ve Sünnete uymak şartıyla kadınlara da nezih yerler ve yeterli imkanlar sağlanmalıdır. Toplumun yarısını teşkil eden kadınların camilerden uzak kalmasının hiçbir dini meşruiyeti yoktur. Hatta camilerdeki fiziksel şartların iyileştirilmesine ek olarak bayan tanışma günleri, bebek bakım odaları, kadın lokalleri, cami aile dersleri, camilerin ailenin ortak yaşam alanı olmasına dönük çalışmalar vs. birer cami programı olarak yürütülebilir.

Çocukların ilgisini çekmek ve camiye alıştırmak için oyun alanları, sosyal aktiviteler, yaz Kur’an Kursu gezileri, spor etkinlikleri düzenlenebilir. Bu etkinlikler caminin içinde de yapılabilir ancak bu durumda caminin saygınlığına zarar vermeyecek şekilde dengeli bir yol izlenmelidir.

Camilerin bu amaçlara dönük kullanım imkanının artması fiziksel yapılarının yeniden ele alınmasına bağlıdır. Bunun için ilk olarak eğer mümkünse cami avlu duvarlarının kaldırılması ile başlanabilir. Çünkü duvar cemaat ile cami arasına hem fiziksel hem de psikolojik bir engel olarak girebilmektedir. Modern camii mimarisi bir yandan geleneksel estetik değerler korunarak diğer yandan kadın, erkek, çocuk, genç yaşlı, engelli vs bütün toplum dikkate alınarak yeniden tasarlanmalıdır. Bu tasarımda çocuk kitaplıkları, çocuk oyun alanları, okuma salonları,  konferans salonları, emekli lokalleri, düşünce salonları ile bir nevi külliye mantığı modern yüzleriyle yeniden canlandırılmalıdır.

Sempozyumda camilerle irtibatı ele alınan bir diğer kesim de üniversite gençliği olmuştur. Üniversite gençlerinin camiye ilişkin metaforik algıları üzerine yapılan çalışmalar gençlerin camilerle ilgili çok olumlu bir bilinçaltı yapısına sahip olduklarını gösteriyor. Bu durum gençlerin camilere daha sık gelmesini saplamak için bir fırsat olarak kullanılabilir. Burada önemli olan bu grubun dilini, ilgisini ve beklentisi anlamak ve buna göre bir din hizmeti sunmaktır. İlahiyat fakülteleri ile cami görevlileri ve cami cemaati arasındaki organik bağ kopmuştur. Bu bağın tekrar inşa edilmesi için başta İlahiyat hocaları camilerde mihraplarda eğitim vermesi gerekir. Toplumun talebi dinin TV ekranlarında değil camilerde öğrenileceği yönündedir. Bundan dolayı ilahiyat hocalarının camilerde periyodik olarak dersler düzenlemesi ve toplumun din talebini karşılaması önem arz etmektedir.

Sempozyumun dili: Sempozyum boyunca, cami merkezli bir toplum önerilirken kullanılan dilin eleştiriye açık olduğu ileri sürülebilir. Nitekim kullanılan dil, camilerin aşırı yüceltilmesi ve koşulsuz idealize edilmesine dayanıyor ve toplumun bütün sorunlarını camiler yoluyla çözmenin mümkün olabileceği bir anlamı çağrıştırıyor. Bu yüceltilmeye paralel olarak cami ve din görevlilerine de fazla sorumluluk yükleniyor. Sempozyum dilinin din görevlileri ve camiler üzerinde çizdiği ideal tablo gerçekliğin sınırlarını zorluyor. Söylemde camilerle diğer kurumlar arasında bağlantı kurma denemeleri çok zayıf kalmıştır. Bundan dolayı camileri yegane faktör olarak merkeze alan bir söylem yerine diğer toplumsal kurumlarla entegre bir önerisini sunmanın daha işlevsel sonuçlar doğuracağı düşünülebilir.

Camilerdeki bazı uygulamalar:

Camiakademi uygulaması: Bir üniversite camisinde sabah buluşmaları, yürüyüşler, etüt merkezleri, spor etkinlikleri, bilboard tanıtımları, istişare salonları, camiden desteklenen burs, gizli sadaka kutusu, spor salonları, karate kursu, sahurdan sabaha cami muhabbeti, kadın kolları uygulaması, kitap okuma kampları, tabiat okumaları ile cami adeta bir gençlik merkezi haline getirilmiştir.  

Yed-i Beyza Hadis Okulu: Bir cami etkinliği olarak başlayan uygulama kapsamlı bir hadis okuluna dönüşmüş. Bu okulda başta hadis ezberleri, gençlik irşat hizmetleri verilmektedir. Ek olarak uzman hekimlerin sağlık kontrolü, veliler ile tiyatro, piknik, aşure, spor vs sosyal etkinlikler yürütülmektedir.

Geri dönüşüm uygulaması: Bir cami görevlisi yetkililerle irtibata geçerek ambalaj atıklarının geri dönüşümü üzerine yaptığı uygulama ile hem camiye ek gelir sağlamakta hem de israf ve çevre kirliliğini belli ölçüde önlemektedir.

Üç günde Kur’an öğretimi: Bir camide yaz kurslarında her yaştan öğrenciye 3 gün içinde etkili şekilde Kur’an öğreten bir metot uygulanmaktadır.

Anaokulu uygulamaları: Çocuklara yönelik faaliyetler arasında cami merkezli okul öncesi eğitim de bulunmaktadır. Günümüzde bu kapsamda binlerce çocuk 1500 kişi Yaz Kur’an Kursları Anaokulu uygulaması ile camilerle tanışmaktadır.

Sonuç olarak; sempozyum, günümüzde cami temelli bir toplum mümkün varsayımından yola çıkıyor ve bunun nasıl olabileceğini sorguluyor.

 

Arş. Gör. Kırklareli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Bilim Dalı, s.agcoban@klu.edu.t

Uluslararası Konferans ve Sempozyumlar

SCHOLARS’ APPROACH TO CONCEPT OF "EUROPEAN ISLAM" IN TURKEY

Europe's cosmopolitan structure based on multi ethnic society is expanding by including the religious diversity. Muslim immigrants are not temporary population in European societies anymore, they begin to be permanent and part of the main stracture of European culture, instead of  being  stranger where they come before almost half century. İn the main time, the issue of " Muslims integration " evolves to the stage of “how islam is we want” in Europe.

Being detached from their original culture more and more in every year, Muslim immigrants reconstruct their Islamic understanding which is based on local identity, by considering the principals of secular European culture, individual choice and freedom. Fragmented collective identities are being rebuilt as a secular and an individual-centered  structure. Scholars began to use the concept of "European Islam" for describing this situation, approximately a quarter century ago.

The concept of European Islam is not systematically discussed and debated yet in Turkey. However, we are able to achieve get some results from the disorganized ideas of scholars who works on this topic in Turkey. Scholars approach to the concept of “European Islam” -regarding the changes on  Muslim identity in Europe- in two ways.

The first group evaluates the “European İslam” as a planned policy and a new version of the old assimilation policies. The second group  with an optimistic approach, considers this phenomenon as a natural process of social change and İslam will be better understood in this way.

A PANORAMIC OVERVIEW FROM TURKEY ON THE ISLAMIC CASE IN EUROPE 

Olivier Roy indicates that the first result of the Muslim immigration to Europe is the break from the culture of origin. While analyzing this process that he called “Re-Islamization”, Roy focuses on the Muslims living in Europe. Although Roy’s analysis - focusing on the Muslims- is consistent within itself, it is based on a one-way analytical perspective. Today, however, conducting a trilateral analysis becomes compulsory when it comes to Europe and the Muslim identity. While the first stage of the migration process was naturally bringing the “Europe” forward as an active subject, it used to leave the Muslims in a passive position. In the second stage, the Muslim population was involved in the process actively. This case was also the beginning of the process which was described as "Re-Islamization" by Roy. Nevertheless, in the third stage, the process of re-Islamization evolves into a new phase with the active participation of the culture of origin in the process.

The globalized conditions today ensure effective re-activation of the local Islamic dynamics. The most prominent feature of this process distinguishing itself in many areas including political, social, cultural and scientific areas, is the contact re-ensured with the migrating population. Muslim countries consider the breaking-off of contact with the Muslim immigrants in Europe as assimilation. Therefore, they have a tendency to re-establish the traditional ties disconnected in modern conditions. In such case, analyzing the Islamic presence in Europe in sociological terms requires the simultaneous evaluation of a triple perspective. Namely, in addition to the Europe and European Muslims, the local Islamic culture also needs to be addressed as a third subject and independent factor.

Social sciences experts constitute one of the most important dynamics of the third subject. Since these experts' opinions are supported by scientific data, their sphere of influence becomes wider. This study addresses the approaches adopted by social science experts in Turkey on the presence of Islam in Europe. Besides, this study aims to provide current data about the processes such as contemporary Islamic identity, integration, secularism, freedom and religious pluralism in Europe. It also aims to provide clues about the nature of the communication network re-established over the cultures of origin. When all data are evaluated together, the study ensures opportunity for capturing a panoramic image about the Islamic presence in Europe from Turkey.

This article makes up of three sections. These are; Local Cultures Vis a Vis Existence of Muslims in Europe, Recent Status of the Existence of Muslims in Europe and Future of the Existence of Muslims in Europe.

Today, local cultures vis a vis existence of the Muslims in Europe show new reflexes. While Muslims disconnect the bonds, which are established on the citizenship or affinity, they establish new bonds, of which origin cultures formed on the "co-religionism". The basic characteristics of these bonds are Protective, Leading, Sorter and Constructivism. These cultures observe the disconnection with Muslims in Europe as assimilation and therefore they develop a protective and defensive discourse. It is considered as a positive idea to satisfy the need of information of Muslims in Europe, lead them if required and reconstruct the Islamic phenomenon as a discourse and society.

Recent Status of the Existence of Muslims in Europe is on the agenda of the local cultures (in particular to Turkey) to some extent.  To that, the integration problem in Europe continues. European states cannot bring forward a permanent solution. There are some restrictions in the religions applications and some European Muslims think that their liberties are restricted under the name of secularism. There is an increase in radical Islam, so does the islamophobia. However, European Muslims can develop a religious pluralist discourse and it can be close to the religious tolerance discourse.

While the Future of the Existence of Muslims in Europe, some intellectuals started to use European Islam. The foundation of this concept lies on the question of "how to live together". It is discussed that whether European Islam is an integration or assimilation. Some intellectuals in Turkey approach the concept of "Europe Islam" in a two way basing on the change, occurred in the identity of Muslim in Europe. The first section addresses the European Islam as an informed and planned policy and evaluated as a new version of the former assimilation policies. The second section addresses this phenomenon as the natural process of the social change with an optimistic approach and thinks that Islam will be better understood in such way.

The study data are based on the information obtained through peer to peer communication.

Keywords: Europe, Islam, Turkey, Panoramic Overview, Cultures of Origin

MUSLIM IDENTITY BETWEEN THE “RELIGIOUS PLURALISM" AND "PERCEPTION OF ABSOLUTE RELIGION" IN EUROPE

The “religious pluralism” constitutes one of the main parts of the sociology of the European continent. Today, different religions which practiced in Europe, makes the “religious pluralism” necessary for a harmonious social structure. Theoretically, we can assume that the Europe's secular democratic structure provides a suitable environment to religious pluralism.  But when it comes to Muslim population, activity of this population as an effective subject, force us two-sided analysis including the Muslim population and Europe.

We begin the analysis by asking the following question: Can Muslims living in Europe develop a discourse based on religious pluralism? In the light of recent researches- although has increased partly compared to the past- it is understood that the pluralistic religious discourse has not been developed yet. The idea of the absolute religion which carried out over times never looses its influence in the mindset of Europeans against the pluralist approach. Islamic discourse that has been covering a wide area of daily life presses the Muslims between the religious freedom and rules of the secular democratic structure often.  Most of the European Muslims strictly believe that their freedom of religion is being restricted.

Besides that there's seems a serious softening among European Muslims about participate in rituals carried out by members of other religions. It could be said about Muslim identity in Europe: On the one hand there continue the tenet of religious pluralism to remain under the strong influence of traditional Islamic discourse but on the other hand discourse based on religious tolerance is now developing rapidly.

Key words: Europe, Islamic Identity, Religious Pluralism, Absolute Religion Discourse.


 

Producing a New Generation Islam in Germany: Islamo-German Educational System

It has passed a long period more than half a century over the Muslim migration to Germany. The concept “gastarbeiter” that was initially used to describe these immigrants seems to have come to an end today.

The immigrants -who are majority Turkish in population- have been contacting with the Islam over  traditional ties until now.  The religious identity represented by “ghetto islam” was being transferred to new generation through conventional method based on familiar and very simple repeats.

And today, a significant turning point regarding the production of Muslim subject in Germany is happening.  And a new educational system that exceeds the traditional ties is emerging. This system is represented by Islamic Theology Faculties.

These faculties are produced throughly  by German educational system wheras they are  run  by the Muslim instructors who are majority Muslim Turkish in identity. This system, on the one hand, is producing a sustainable modern "religiousness" for Muslims, on the other hand leading the way to the creation of a hybrid culture blending  the German-Islamic  case. And this system that produces  a new generation Islam also comes to prominence  as an important actor that  would determine the future of Islam in Germany.

Today, five Islamic Theology Faculties at five Universities -in Frankfurt, Tübingen, Erlangen, Münster,  Osnabrück - are training thousands of young Muslims in Germany.

Germany, University Education, Islam 

Kalıcı Bir Avrupa-İslam Uyumunun İmkânı ve Avrupa Müslümanlığı

 

Doğu ile Batı arasındaki kültürel muhalefet çizgilerinin tarihsel kökenleri oldukça eskiye dayandırılabilmektedir. Bu süreçte Batı’nın kendisini birçok açıdan Doğu karşıtlığında konumlandırdığı buna karşın Doğu’nun da kendisini sık sık Batı muhalefeti üzerinden inşa ettiği ileri sürülmektedir. Rudyard Kipling’in “Doğu Doğu’dur, Batı da Batı, Bunların buluşmasıysa mümkün değil” sözü şimdiye kadar birçok açıdan pratik olarak doğrulanmıştır.

Doğu-Batı arasında eskiden beri gelen dikotomik ayrışmanın izdüşümsel grafiğinin İslam-Avrupa arasında da doğrulanabildiği görülmektedir. Nitekim bu gün Batı literatüründeki, Doğu için kullanılan Oryantal, durağan, erotik, otoriterlik gibi kavramlara dayalı imgelemin büyük oranda İslam kültürünü tanımlamak için kullanıldığı bilinmektedir. Avrupa’nın Doğu algısının merkezinde İslam medeniyetinin bulunduğu düşüncesinden hareket eden Edward Said’e göre Batı’nın Doğu karşısındaki tutumunu, Şark’ın ayrılığı, egzantirikliği, geriliği, suskun aldırmazlığı, nüfuz edilebilirliği ve miskin boyuneğerliği üzerine kurulu düşünceler oluşturmaktadır. Diğer yandan Doğu literatüründeki olumsuz Batı imgelemi ve bunun İslam yazınında karşılıklarının bulunması söz konusu ayrılığın karşılıklı olarak pekiştirildiği izlenimi uyandırmaktadır. Nitekim birçok Garbiyatçı yazarın Batı’nın düşünce tarzını bir tür yüksek ahmaklık olarak resmettikleri ve ruhsuz ve maneviyatsız olarak niteledikleri görülmektedir. Buna göre, Avrupa’nın düşünce tarzıyla ekonomik başarılır sağlanabilir, ileri teknoloji geliştirilip sunulabilir ama anlamlı bir maneviyat elde edilmez. Bundan dolayı Batı insanı maneviyattan nasibini alamamış ve hayattaki çok önemli olan şeyleri kavrayamayan ruhsuz bir makineye dönüşmüştür.

Fakat bu gün değişen sosyal şartlar iki medeniyet arasındaki, yerleşmiş bu yargıların sürdürülebilirliğini tartışmaya açmıştır. Zira İslam dini nihai olarak Batı’ya geçmiş ve Avrupa milyonlarca Müslümanın da vatanı olmuştur. “Oryantal” olanla “Batılı” olan arasındaki tarihsel ayrımın kalkmaya başlaması ortak bir tarihin imkanını tartışmaya açmıştır.  Hazır şablonlara dayalı olarak yapılan kimlik tanımlarının işlevini yitirmesi ise yeni sosyolojik kavramların ve tanımların gelişmesine zemin hazırlamaktadır.

Avrupa’da yaşayan Müslüman nüfusun yaşadığı kimlik değişimini ifade etmek için kullanılan “Avrupa İslamı” kavramı bu bağlamda değerlendirilebilir. “Avrupa İslamı” kavramıyla pek çok eğilime atıf yapılabilmektedir. Kimilerine göre bu, çoğunluğu Müslüman olan göçmen dünyasında politik bir müdahaleyi öngörürken, kimilerine göre ise Avrupa’daki Müslüman nüfusun yaşadığı doğal bir kültürel değişim sürecini tanımlamaktadır. Kavramın bir de Avrupa ve İslam düalitesi bağlamında üretilen ortak kültüre yönelik bir nitelemesi bulunmaktadır ki geniş bir çevre tarafından “Avrupa İslamı” bu anlamda kullanılmaktadır. Buna göre Avrupa’daki Müslümanların Avrupa’yı tecrübe etmesi fakat Asya’yı yaşaması rasyonel bir ölçü olarak beklenemez. Bundan dolayı Avrupa’da yaşayan Müslümanlardan beklenen; köken kültürleri ile irtibatlarını revize etmeleri, Avrupalı olduklarının farkına varmaları ve Avrupalılık olgusuna pozitif katkı sağlamalarıdır. Bunu yapmak İslam dininden ve inancından taviz vermek anlamına gelmemektedir. Bu bağlamda “Avrupa İslamı”, İslam ve Avrupalılık kavramlarının birbiriyle çelişmediği ilkesinden hareketle; sürdürülebilir ve orijinal bir ortak kültürü tanımlamak için kullanılmaktadır.

Bu çalışmada bu kavramın özne karşılığı olan “Avrupa Müslümanlığı” ele alınacak ve bir yaşam biçimi olarak Avrupa Müslümanlığının kalıcı ve barışçıl bir toplum üretmeye yönelik dinamikleri tartışılacaktır.

Anahtar kelimeler: Kültürel Muhalefet, Avrupa İslamı, Avrupa-İslam Uyumu

Kadın Olgusunun Kültürel Gelişimi ve İslam’da Kadının Yeri Üzerine Tartışmalar

“Kadın” kavramı bir cinsiyet şekli olarak erkeğin eşiti iken onun kültürel bir olgu olarak şahsına özgü bir geçmişi vardır.  Tarihsel süreç içerisinde kadın bazı toplumlarda özgürlük, esaret, bereket gibi anlamları temsil ederken bazılarında ezoterik mesajların iletildiği bir sembol olarak görülmüştür. Kültürel, dinsel ve geleneksel yaklaşımların ‘kadın’a yüklediği anlamın sürekli değişmesi kadının sadece bir cinsiyet olarak değil aynı zamanda toplumsal bir olgu olarak da tanımlanmasına yol açmıştır. “Kadın” olgusu üzerine yapılan çalışmaların bu olguyu toplum süreçleriyle paralel bir ilişki içerisinde ele alması bundandır.

Bazı belgeler eski toplumlarda; kimi zaman kadının felaketin habercisi olarak görüldüğü, insan olup olmadığının tartışıldığı hatta bazılarında insandan sayılmadığını göstermektedir. Bundan yola çıkan bazı araştırmacılar kadın olgusuna yönelik tarihi bakış açısında İslam medeniyeti ile büyük ve olumlu bir kırılma yaşandığını ve kadının günümüz modern toplumlarında sahip olduğu hakların da bu kırılma sürecinin bir devamı olarak okunması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre Kur’an’da genel durumdan bahsedilirken kadın ile erkeğin eşit mesafede muhatap alınması ve bunun Sünnet aracılığıyla pekiştirilmesi, toplumda _kadın-erkek dengesinde_ eşitleyici bir geleneğin oluşması için başlangıç görevi görmüştür. İslam toplumlarında kadına yönelik olumsuz tutum ve davranışların nedeni ise Kuran ve Sünnet geleneğinin yanlış okunmasından kaynaklanmaktadır.

Alan taramasına dayanan bu araştırma -yukarıdaki izleğe uygun olarak- ilk aşamada “kadın” olgusuna tarihsel süreçler ve kültürel farklılıklar içerisinde bakmayı deniyor. Bu bağlamda eski medeniyetlerde kadına yönelik düşüncelerden yola çıkıyor ve tarihsel bir süreç izleyerek İslam medeniyetine kadar geliyor. İkinci aşamada Müslüman toplumlarda kadına yönelik tutum ve davranışlar panoramik bir bakışla inceleniyor. Burada başta Kuran-ı Kerim olmak üzere İslam dininin temel kaynakları referans noktası olarak alınıyor ve toplumsal tutumlar ile referans noktaları arasındaki ayrışma çizgileri irdeleniyor. Metnin özgün noktasını ise kadın olgusuna bütün tarihsel süreçleri ve kültürel farklılıkları birleştirerek bakma çabası oluşturuyor. Burada, “kadına yönelik toplumsal tutumlarda doğrusal ve pozitif bir ilerleme süreci var mıdır ve İslam medeniyeti bu sürecin neresinde durmaktadır?” soruları araştırmanın ana temasını teşkil ediyor.

Anahtar Kelimeler: Kadın, Kültür, Toplum, İslam

Geleneksel Oryantalizm’in Kırılma Hattı ve Yeni Oryantalizm’in Çıkışı

Bu güne kadar Oryantalizm üzerine yapılmış -yerli yabancı- çok sayıda çalışma Avrupa’daki İslam algısının çoğunlukla üretilmiş bir imaja dayandığı konusunda hemfikirdir. Buna göre Oryantalizm Doğu’yu kültür hatta ideoloji düzleminde bir söylem biçimi olarak dile getirmektedir. Oryantalizm Doğu’ya yönelik uçuk bir Avrupalı hülyası değil, nesillerdir önemli parasal yatırımların yapıldığı yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünüdür. Oryantalizm’i eleştirenlere göre Batı’nın Şark bilgisindeki tüm değişiklikler neredeyse sadece biçim ve kişisel biçem farklılıklarıyla sınırlıdır. Oysa öz itibariyle Şark toplumuna, dillerine, yazınlarına, tarihine, sosyolojisine yönelik süregiden bir müdahale söz konusudur. Şark hakkında yazan her yazarın Şark’ı, Batı’nın ilgisini yöneltmesi, yeniden kurması hatta kurtarması gereken bir yer olarak görmesinin nedeni budur.

Bu çalışma, bu eleştirilerden yola çıkıyor ve günümüzde Oryantalizm’i yeniden ele almaya çalışıyor. Oryantalizm’i “geleneksel oryantalizm” ve “yeni oryantalizm” olarak ikiye ayırıyor ve “yeni oryantalizm”i yukarıdaki temel tespitlerin günümüzdeki yeni karşılıklarını tanımlamak için orijinal bir kavram olarak kullanmayı deniyor. Buna göre günümüzde bazı Avrupalı yazar ve politikacıların İslam dinine bakış açıları geleneksel oryantalistlere göre oldukça farklı gözükmektedir. Bu yazar ve politikacılar İslam dinine muhalefet etmemekte hatta onun lehine yazmakta ve konuşmaktadırlar. Fakat bunlar düşüncelerini iki ayrı İslam tanımı üzerinden ifade ediyorlar.  Biri eskiden beri yaşanagelen kültürel bir İslam’dır ki bu, ya yanlıştır ya da sadece belli bölgelerde göreceli olarak doğrudur. Diğeri de günümüz toplumlarının kendi şartlarına göre üretecekleri yeni bir İslam’dır ki bunun meşruiyeti ise içinden çıktığı toplumdur. Bundan dolayı bir toplumda yaşanan İslam’ın diğer toplumla bağlantılı olmasına gerek olmadığı gibi eğer bağlantısı varsa da koparılmalıdır. Bu düşünceye göre Avrupa toplumları kendi İslamlarını kendileri üretmeli, kendi müslümanını kendisi yetiştirmeli ve Avrupa’da yaşayan Müslümanların köken kültürleriyle bağlarını koparmalıdır. Bunların köken kültürleri ile bağlarının devam etmesi onları yanlış ya da eksik bir İslam anlayışıyla yaşamaya mahkûm eder ki bu da Avrupa’da uyumsuz ve çatışmacı bir toplumun varlığını sürekli kılar.

Avrupa’da son zamanlarda sıkça dile getirilen bu görüş bazı çevrelerce, İslam’da tahrifata yol açılması ve Avrupa tarafından İslam dinini yeniden tasarımlamak için bir araç olarak kullanması anlamına gelmektedir. Buna göre aslında Avrupalı otoriteler bu yöntemle eski katı asimilasyon yöntemlerini yumuşatarak yeniden devreye sokmayı hedeflemektedirler. Kimi Avrupalı yazar ve düşünürler de “gerçek İslam” söylemi adı altında buna destek vermektedir. Bu çalışmada bu iddialar ele alınacak ve bu söylemin yeni bir oryantalizm biçimi olup olmadığı tartışılacaktır. Bunun yanında Avrupa’da İslam dini hakkında sabık bir geleneği olmadan üretilecek bilginin sahihliği sorgulanacaktır.

Anahtar Kelimeler: Geleneksel Oryantalizm, Yeni Oryantalizm, Avrupa, İslam

Ulusal Konferans ve Sempozyumlar

POSTMODERN TOPLUMDA AHLAKIN YENİDEN İNŞASI: BİR “PANOPTİKON” ÇÖZÜMLEMESİ

Panoptikon, toplum kuramcısı Jeremy Bentham'ın tasarladığı bir hapishane modelidir. Foucault bu kavramı günümüz toplumlarında güç dengelerinin oluşmasını anlatırken bir metafor olarak kullanır. Yani "bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli"dir. Buna göre postmodern toplumlarda birey sürekli gözetlenir, denetlenir ve böylece gücün devamı sağlanmış olur. Bu toplumlarda, güç açısından, Bentham’ın işin özü olarak kabul ettiği “görünmeden gözetleme’’ olgusu bir güvenlik sorununun pratik çözümüdür. Toplum, iş yerlerinde, caddelerde, kamu kurumlarında, internet ortamında sürekli takip altındadır. Biz burada bu olguyu (sürekli gözetle(n)me) toplumda ahlak inşası açısından değerlendireceğiz. Konumuzun ana temasını oluşturan ahlak tasavvurunun oluşumunda nasıl bir etkisi olduğundan bahsedeceğiz.

Meşruiyyet ahlakı; temelde ahlak kavramıyla emniyet kavramı birbirinden tamamen farklıdır. Ancak şu noktada kesiştikleri görülür; biri (ahlak) bireyi içeriden kontrol ederken,  diğeri (emniyet) dışarıdan kontrol eder. Ancak aşırı gözetim içeriden kontrol eden gücü zamanla dışarı aktarmaya başlar. Ahlak tasavvuru bütüncül olarak emniyet sorunlarına indirgenir. Tüm referansların gözetleme sonucu elde edilen verilere dayandırılması “görünmüyorsan sorun yok” algısını yerleştirmeye ve görünmeden yapılan ahlakdışı eylemi meşrulaştırmaya başlar. Böylece meşruiyyetin ölçüsü aşama aşama vicdani olandan çıkıp “gözlenmiş olana” doğru kayar.

Mahremiyet ahlakı; Kişiler öznel ve gerçek kişiliklerini ilk olarak özel hayat (mahrem) içerisinde inşa ederler. Kamusal-özel dengesi bireyin kişiliğinde yerleşen dengenin de bir bakıma ölçüsü olmaktadır. Ancak sürekli takip edilme ve izlenme duygusu bu dengeyi bozan bir faktör olmaktadır. Kişilerin evlerinde bile başta internet yoluyla takip edildiğini düşünmesi ise bu faktörün başlangıç noktasıdır. Günümüzde özel-kamusal yaşam sınırları aşınmakta, geçirgenlikler ve belirsizlikler birey zihnindeki tanımları zorlamaktadır. Özel hayatın nerden başlayıp nerden bittiği konusunda yaşanan belirsizlik kişilerin gerçek kimliklerinin oluşmasında aksaklıklara yol açabilir.

İsyan ahlakı; belirgin şekilde takip altına alınmış bir toplum, takipten kaçma şekillerini de kendisi üretmektedir. Yani postmodern toplumlarda bireyler daha önce benzeri görülmemiş bir “kaçma” şekli geliştiriyorlar. Bu toplumlarda maskeli yüzler, değişen IP numaraları, takma adlar, siber suçlar vs. otoriteden kaçma şekilleri ve bir çeşit isyan olarak okunabilir.

BİR CAMİ CEMAATİ OLARAK ÇOCUKLARIN İHYASI

Toplumumuzda camilerden yetişkin erkeklerin daha çok istifade ettiği görülüyor. Günümüzde bu durum giderek azalmakla birlikte hala varlığını sürdürdüğü görülebiliyor. Dışarıdan oldukça genel bir gözlemle bile günümüzde cami cemaatinin büyük çoğunluğunu hala yetişkin erkelerin oluşturduğu anlaşılacaktır. Buna karşılık çocuk cemaatin toplam cemaat içerisindeki payı belirgin şekilde düşüktür. Oysa geleceğin yetişkinleri olan çocukların, bu gün camilerden uzak kalmalarıyla açılan eksiklik, yarın camilerin daimi cemaatleri olmalarıyla kapanmaz.

Çocuk cemaatin sayısını artırmak isteyen cami görevlilerinin ellerinde bazı fırsatlar vardır. Ancak bu fırsatlar mutlak ve koşulsuz değildir. Aşağıdaki çalışmada bu fırsatları ve bunların sınırlılıkları ele alınmıştır. Burada akademik olarak iki amaç göz önüne alınmıştır. Birincisi: Çocukların cami algısını olumlu yönde değiştirecek dinamiklerin tespit edilmesi; ikincisi: Çocuklar açısından camiyi daha ilgi çekici hale getirmek için yapılabilecek yeni hizmetlerin ve bu hizmetlere ait niteliklerin belirlenmesi. Çalışmanın sonucunda cami görevlileri adına şu iki temel soruya cevap aranmıştır: 1) Camilerimizi çocuklarımız için daha cazip hale getirebilir miyiz? 2) Bunun için yapabileceğimiz uygulamalardan bazıları nelerdir?

Henüz eklenmiş kayıt bulunmuyor.

Henüz eklenmiş kayıt bulunmuyor.

Henüz eklenmiş kayıt bulunmuyor.

Telefon Tablet Bilgisayar Bu website tüm cihazlarla uyumludur.
Facebook
Twitter
Google Plus